Van Gogh’un Kuzgunları — Ismail Ghazali

Gönderen Cuma Tanık
1 Yorum 555 Görüntüleme 10 dakika okuma süresi

Meknes ve M’rirt arası mesafe 97 km. M’rirt’e doğru 40 km katettim. Tam olarak 40. km’de küçük bir kasaba olan Edaruş’ta arabamı durdurdum. Bagaj kitaplarla doluydu.

Altın sarısı buğday tarlası mı, yoksa gökyüzünün büyülü mavisi mi beni durdurmuştu? Yoksa sırf yorgunluğumu atmak için mi durdum? Gece yeterince uyuyamamıştım. Çünkü Güzel Sanatlar Enstitüsünde Sanat Tarihi dersleri veren bir ressamla samimi bir gece geçirdik!

Belki de bilinmeze götüren marjinal yollara dalmışken canım sigara çekti ve durdum, her zamanki gibi.

Tarlayı ikiye bölen zikzaklı yol tam olarak böyle bir yoldu.

Görüntünün usta bir hayal gücüne ve güçlü bir belleğe ihtiyacı yok; manzara Hollandalı ressamın tablosunu andırıyor. Tablodaki tek eksik şey bir gurup siyah kuş.

Kastettiğim şey tabii ki Van Gogh’a ait “Buğday Tarlası ve Kuzgunlar” tablosu.

Paul Celan’ın Van Gogh’un tablosuyla ilgili şiirini bilinçsizce mırıldandığımı fark ettim:

Kargalarla bulutlanmış buğday fırtınaları

Hangi göğün mavisi? Aşağıdakinin mi? Yukarıdakinin mi?

Bir geç zaman oku, ruhun yayından atılma.

Daha güçlü titreşimler. Daha yakın bir korlaşma. İki dünya birden.[1]

Dilim şiirin son kelimesinin tadını çıkarırken kulağıma bir kuzgun sesi geldi: Gak, gak, gak…

Uykusuz bakışlarımı havaya kaldırdığımda birden sayıları ikiye, üçe, altıya çıkan kuzgunlar gördüm. Sonra bu altı, buğday tarlasının üstünde süzülen devasa bir sürüye dönüştü. Manzara Van Gogh’un fırçasından çıkmış gibiydi.

Paul Celan’ın şiirini mırıldanmamın etkisiyle mi bir anda uçuşmaya başladı kuzgunlar? Yoksa bu, Van Gogh’a kafayı takmış kadın ressamla geçirdiğim sarhoş gecenin etkisiyle gördüğüm bir sanrı veya bir hayal miydi!?

Arabadan indim ve sigarayı yarısında söndürdüm. İlerleyip buğday tarlasını ikiye bölen zikzaklı yola ilk adımımı atmadan duraksadım bir an. Sonra da gökyüzünde vahşice süzülen kuzgun sürüsünün altına varana dek yürüdüm.

İçim korku ve sevinçle dolarken kendimi Van Gogh’un tablosunda hissettim adeta; Meknes ve M’rirt arasında Edaruş kasabası yakınındaki buğday tarlasında değil.

Tarlayı ikiye bölen yolda aceleyle yürüdüm. Bir şeyleri keşfetme veya en azından yolun sonunu bulacağım düşüncesi beni cezbetmişti. Yürüdükçe yol uzadı hatta yürüyüşüm bir maratona dönüştü. Ben koştukça kuzgunlar adeta bir diriliş manzarasını çizer gibi daha da yükseliyor, süzülüyor ve çoğalıyorlar.

Yol bana sonsuzmuş gibi göründü. Yürüdükçe hatta koştukça yolun sonuna ulaşamayacak gibi hissettim.

İçimde bu korkunç yola devam etmemem gerektiği hususunda ısrarla fısıldayan ürkütücü bir ses vardı. Bir uçurumdan aşağıya düşmem an meselesiydi.

Bir an duraksadım. İçimde artık o uyaran sesten eser yoktu çünkü tarlanın ortasında beyaz bir şey dikkatimi çekmişti. Ama tarlanın ortasında olduğunu kim söyledi? Bilmiyorum.

Nasıl olduysa kendimi çıplak bir kadın cesedi önünde yıldırım çarpmış gibi gördüm! Boğularak öldürülmüş gibiydi!

Yoksa kuzgunlar beni cesede çekebilmek için mi havada süzülüyordu?

Kendi kendime sordum ama soru, manzara karşısındaki korkumun derinliklerinde kayboldu. Kadının cesedi büyüleyiciydi! Daha önce böylesini hayatımda görmedim. Tahrif olmuş belleğimde derin bir iz bırakan sarsıcı bir güzellik.

Huzursuz oldum ve dakikalarca ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Dolanıyorum, yürüyorum ve tekrar geri dönüyorum… Polisi aramaya niyetlendim. Koca tarlada cesedi örtecek bir örtü bile yoktu. Arabaya koştum ama bir nebze de olsa hareket ettiremedim; şeytani bir hasar oluşmuştu. Mecburen indim. Belki bir araba durdururum da sahibiyle birlikte soruna bir el atarız diye kuzeye ve güneye baktım. Ne bir araba. Ne bir otobüs. Ne bir kamyon. Ne bir traktör… Bu karanlık saatte yol, boşluk ve korkuyla anlaşma yapmış gibiydi.

Issız manzaranın içinde yalnızca ben, sevinçle veya açlıktan uçan kuzgunlar ve tarlanın ortasına atılmış büyüleyici ceset vardı. Kuzgunların cesedi parçalara ayırıp yiyebileceği aklıma geldi. Cesedi örtmemin doğru olup olmayacağını düşündüm. Ama neyle? Bagajımı dolduran kitaplarla mı?

Elbette. Kitap dolusu bir torbayı aldım ve sürükleye sürükleye tarlaya götürdüm. Sonra da cesedi kitaplarla örtmeye başladım. Kitaplardan bir mezar ortaya çıktı. Bağışlanmaz bir ahmaklık ettiğimi biliyordum. Kuzgunlar bu kitapları kaldırıp cesede ulaşabilirdi. Daha da kötüsü polis geldiğinde kitaplarım büyük bir problem olabilirdi.

Koşa koşa arabaya gittim tekrar. Kendi kendime homurdanıyorum: Kahretsin! Cesedin Van Gogh’un tutkunu ressama ait olduğunu sandım ilk başta (Gün doğana dek birlikte samimi bir gece geçirdiğim ressam). Neyse ki yüzünü görünce başka bir kadın olduğuna emin oldum; sarışın ve beyaz tenliydi, yabancıya benziyordu.

Herhangi bir arabanın geçeceği konusunda umutsuzluğa düştüm. Bacaklarım takat getirene kadar, bitap düşene kadar koştukça koştum. Göğsümdeki binlerce sancıyla onlarca km’yi nasıl aştığıma inanamadım. Sonunda bir grup orakçı göründü. Onlarla birlikte, beş km ötedeki yan yolda arabalarla pusuya yatmış polislere haber vermeyi düşündüm.

Bölgede bulunanlar haberi, ekledikleri uydurma senaryo ve hikayelerle birlikte bir orman yangını gibi yaydı. Tabii baş şüpheli ben olmuştum. Deliller de son derece ikna ediciydi. Vah ki ne vah!

Üniversite hocası, bir kadın cinayetine karışmış!

Kimisi şüpheli bir samimi ilişkinin beni öldürülmüş kadınla bir araya getirdiğine, kimisi olayın bir intikam meselesi olduğuna, kimisi de olayın bir gasptan başka bir şey olmadığına inandırmış kendisini.

Tüm bu abartmaların gölgesinde kalan tek şey, cesedin kimliğinin belirlenmesiydi. Kadın kesinlikle yabancıydı. Bunun da ötesinde bir Amerikan’dı!

Aklımı benden alıp beni gerçek bir delirmenin kıyısına götüren bu değildi kuşkusuz. Tüm bu uydurmalar, asparagas haberler bana acı vermiyor aksine gıdıklıyordu.

Saçma sapan bir ruhsal sarsıntının içine düştüm. Beni zaman zaman histerik derecesinde güldüren asıl şey küçük şehir M’rirt’e gitme hedefimdi. Ama bunun daha önce görmediğim Amerikalı kadınla da ilgisi vardı kesinlikle. Bu kadın, kitaplarımın çoğunu kütüphanesine bağışlamak için adresine gitmeye çalıştığım kadının ta kendisiydi. İngilizce öğretmek ve karşılığında Arapça öğrenmek amacıyla bir heyetle birlikte gelen Amerikalı. M’rirt’te meşhur yazarlardan oluşan bir kütüphane kurmuş, kütüphaneye Edgar Allan Poe adını vermişti.

Küçük, lanetli şehir M’rirt’ten gelip Meknes kentinde üniversitede öykü dersleri verdiğim için, kütüphane haberini duyduğumda bu olayda beni kışkırtan bir şey olduğunu sezdim. Kuşkusuz kütüphane isminin, derslerde öykülerini okuttuğum “Edgar Allan Poe” isminin kışkırtıcı bir etkisi vardı. Kütüphane ismi bir yana, bu kütüphane projesinin arkasında Amerikalı genç bir kızın olduğu haberi beni cezbetti. Bu büyük şehirde bir kütüphane kurmak, uzun yıllardır beni büyüleyen hayalimdi.

Kader oyununu oynayıp katilin kimliğini ortaya çıkarmadan önce korku dolu bir ay geçirdim. Katil aynı heyetten bir arkadaşı çıktı. Kadın aynı şehirde bir gence âşık olunca arkadaşının kıskançlığına kurban gitmiş. Adamın mektubunda böyle yazıyordu. Amerika’ya döndükten sonra şakağına bir mermi sıkıp intihar etmiş.

Ressam sevgilim bu aralar beni sorma lütfunda bulunmadı. Benimle görüşmekten kaçtığını düşündüm. Belki de o da öykü hocasının, kadın katilinin hikayesine inandı!

Bir süre sonra ressamı sorduğumda bana kayıplara karıştığı söylendi. Güzel Sanatlar Enstitüsüne bir daha da gelmedi. Meknes’te sık sık gittiği mekanlarda da görülmedi. Ailesi gelip oturduğu daireyi arayıp taradı ama ona dair hiçbir ize rastlamadı!

Masumiyetim ortaya çıkmadan önce arkadaşları kesinlikle benim onu öldürdüğüme inanıyorlardı…

Gelgelelim ben bile kendimden şüphe duyuyordum. Nihayetinde onunla en son görüşen ben değil miydim? Oturduğu daireye gidip belki bir ize rastlarım diye iyice araştırdım. Sonunda yatağın altında bir kâğıt buldum. Belki de masanın üzerine konulmuştu ama bir sallantı kâğıdı yatağın altına düşürmüştü. Kâğıtta tek bir cümle vardı:

“Auvers-sur-Oise’a[2] gidiyorum beyaz kuzgunum. Öpüyorum…”

Bana ilk defa beyaz kuzgun diyordu!

Auvers-sur-Oise ismi üzerinde bir süre durdum. Belleğim bana bu isim konusunda yardımcı oldu: Van Gogh’un son tablosu Buğday Tarlası ve Kuzgunlar’ı yaptığı şehir. Tarlanın birinde tabancayla intihar ettiği ve günler sonra öldüğü şehir…

Ne yapacak bu deli kız Auvers-sur-Oises’da?

Kesinlikle Van Gogh’un yerini bulmak için. Çılgın bir hayranıydı. Sınıfın içinde de dışında da dilinde yalnızca tabloları vardı. Uykularım rahatsız etmeye başladı. Korkunç rüyalar görüyordum. Kabuslarımda silik bir tabloyu andıran bir manzara görüyordum sürekli. Ressam sevgilimi görüyordum. Büyük bir buğday tarlasında korkuluğa dönüşüyordu. Kuzgunlarsa her taraftan üzerine hücum ediyor ve vahşice gagalıyordu.

Ressam sevgilimin, tıpkı en sevdiği ressam Van Gogh’un yaptığı gibi, son tablosunu yaptığı Auvers-sur-Oise’de tüfekle intihar edeceğini hiç beklemiyordum. En karanlık anlarda bile akla gelmeyecek bir ihtimaldi bu.

Ölüm haberi böyle gelmişti, karanlık bir öğlen vakti.

Sadece bir sanrı. Veya aşırı uydurma bir hikâye. Bu tuhaf hikayedeki hiçbir şey asla gerçek değil.

Öykü dersleri veren üniversite hocası filan değilim. Yaşım on yedi. Güzel Sanatlarda bir öğrenciyim yalnızca. Van Gogh’a delicesine tutkun olan Sanat Tarihi hocasından dersler alıyorum. Ben de aynı tutkuyla hocaya bağlıyım. Hafta sonu bizden “Buğday Tarlası ve Kuzgunlar” tablosu için anahtar olacak bir tablo çizmemizi istemişti. Bir şekilde Van Gogh’un tablosunun şifresini çözecektik. “Örneğin o kuşlar neden toplu bir şekilde uçuştular?”

Bu soruya yönelik kurgusal bir hikâye yazmaya çalıştım. Van Gogh’un tablosundaki unsurları korudum. Tek bir şey ekledim. Kuzgunların azgın ve korkunç uçuşlarının yanında, tarlanın tam ortasına çıplak bir kadın bedeni ekledim.

***

Daha önce bahsi geçen Sanat Tarihi hocası hafta sonundan sonraki gün ortadan kayboldu. Kimse o uğursuz günün akşamında bu şoke edici haberi beklemiyordu. Beni asıl dehşete düşüren haber çıplak cesedinin Meknes ve M’rirt arasındaki Edaruş’ta bir buğday tarlasında görülmesiydi!


İsmail Ğazâlî; 1977 Fas doğumlu öykü ve roman yazarı. Arap Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 2011’de ʿAsel el-Laḳlâḳ (Leylek Balı) adlı öykü koleksiyonuyla Tayyib Salih Kurgu Ödülünü kazandı. Romanları; et-Temteme (Mırıldanma, 2011), Miʾeviyye Hespress (Hespress’in Yüzdesi, 2012), Mevsîm Ṣayḍ ez-Zuncûr (Turna Balığı Av Mevsimi, 2013), en-Nehr yaʿuḍḍu ʿalâ zeylih (Kuyruğunu Isıran Nehir, 2015). Öyküleri; Raḳṣât el-Ḫilâʾ (Boşluğun Dansı, 2005), ʿAsal el-Laḳlāḳ (Leylek Balı, 2011), Luʿba Muftariḳ eṭ-Ṭarîḳ (Yolların Ayrımı Oyunu, 2011), Ġurāb, Ġirbān, Ġarābîb (Kuzgun, Kuzgunlar, Kuzgunlar, 2016).


[1] Paul Celan, Ellerin Zamanlarla Dolu, Der. Ve Çev. Ahmet Cemal (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015) s. 93.

[2] Auvers-sur-Oise, Paris’in kuzeybatısında yer alan komündür. Paris’in merkezinden 272 km uzaklıktadır. Vincent van Gogh başta olmak üzere birkaç tanınmış kişiyle bilinmektedir.

1 Yorum

Rumeysa 12 Ocak 2023 - 4:30 PM

Sürpriz bir sonla biten güzel bir öykü.

Cevap Yaz

Bir yorum yaz

* Bu formu kullanarak, verilerinizin bu web sitesi tarafından saklanmasını ve işlenmesini kabul etmiş olursunuz.

Bu web sitesi, deneyiminizi iyileştirmek için tanımlama bilgilerini kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz devre dışı bırakabilirsiniz. Kabul et Daha fazla oku